|
TORTUM DESTANI
Nice yiğit geldi geçti bu elden Anlatmakla bitmez erler Tortum’da Kokusunu aldım seherde yelden Türkü türkü kokar yerler Tortum’da
Gözümün önünde canlanan sima Rahmet diliyorum Hacı Asım’a Konu-komşu, ahbap, dosta hısıma Kucak dolu selam derler Tortum’da
Rauf Hocam vardı dillerde adı Gencecik gitti ya Bülent evladı Yok be Hocam sensiz Tortum’un tadı Ruhuna Fatiha korlar* Tortum’da
İsmail Pehlivan, Aşurun Cemal Hani Neşet Güner, ya Sefer Ünsal Nerde Kotol Yasin , Kırmacı Kemal Birer birer gitti Sur’lar Tortum’da
Hüsnü Usta kaldı tahtalarda iz Buruk anıları yâd ederken biz Hüseyin Usta’yı gördünüz mü siz Saim Zil’i usta derler Tortum’da
Nur yüzlü müftüydü Yahya Sevindik Gidişinin arkasından dövündük Tortum Çayı gibi çağladık dindik Saklı daha nice sırlar Tortum’da
Her biri birine sanki öz kardeş Sefildi, mazlumdu İbrahim Güneş Abdullah Korkmaz’dı meleklere eş Daha niceleri varlar Tortum’da
Ahmet Aydın, Muhlis Çavuş işte mi? Naim Çakmak, Ahmet Erkan düşte mi? Zakir Evcan evin Bebek taş’ta mı? Sokaklar, caddeler darlar Tortum’da
Mehmet Fıratoğlu, Bünyamin Özler Gencecik gittiler yaşlıdır gözler Mustafa Ertaş’a yetmez ki sözler Tansiyon yukarı fırlar Tortum’da
Kendi silahıyla vuruldu Nedim Alamalut’ta ağıt, şivan dinledim Ey güzel Tortum’um, ey kutsal vadim Dere, tepe, yamaç, yarlar Tortum’da Dursun Er’le bizim Fiko gittiler Beylerin Ülker’i acep nettiler Sadi Beyler evleri de sattılar Vardır daha nice Mirler Tortum’da
Korkardım çocukken gördüğüm zaman Yiğitti, deliydi Rauf Pehlivan Felek Neşet’e de vermedi aman Tükenirken dizde ferler Tortum’da
Terzi Mevlit Usta, Muammer Ada Eremeden gitti O da murada Cümbüşün sesleri inler semada Oynanır halaylar, Bar’lar Tortum’da
Murtaza Mustafa kalıf’ı netti Zeki Uzun, Talip ardından gitti Mevsim kışa erdi bağ bahçe bitti Yağar üstümüze karlar Tortum’da
Hasan Ağa yiyip yiyip doymazdı Yemediğin kendi malı saymazdı Yarına bir lokma ekmek koymazdı Yağda kırk yumurta yerler Tortum’da
Mal-mülk biriktirmiş Faik Efendi Kimisi satıldı, kimisi yendi Aslan yuvasına çakallar kondu Zararlar Tortum’da, kârlar Tortum’da
Esnaftı Zillerin Kemal ve Ahmet İbrahim Amcamız çok çekti zahmet Zeki Cumagil’e koptu kıyamet Şimşekler bir başka gürler Tortum’da
Hatırla İbat’ı, oğlu Cevdet’i Lezzetliydi Kasap Cemal’in eti Döverdi Nejmi’yi Samsorlu Feti Mehmet, İlyas, Paşa varlar Tortum’da
Ertürk Umutlu’yu herkes severdi Gülerdi yüzüme, gubani derdi Öztürk Umutluyla aynı kaderdi Sevenleri şimdi birler Tortum’da
Süleyman Kırmacı genç bir fidandı Çoluğu-çocuğu ateşe yandı O zalim dert bilmem nerden uyandı Nicesini aldı ur’lar Tortum’da
Kazım Akosman’la tütün sarardık Bir kâğıdı ortasından yarardık Vakit geldi tütün gibi sarardık Yak hele bir tane, sar’lar Tortum’da
Emir Hak’tan gelir, yaşa bakmıyor Bahara bakmıyor, kışa bakmıyor Damla damla akan yaşa bakmıyor Hicranla ağlayan yar’lar Tortum’da
Başlayım sözüme kaldığım yerden Haber vereceğim görün kimlerden Açılır inşallah gözünde perden İmanlı yetişir kullar Tortum’da
Hakk’ı söyler Kur’an okurdu dili Yemyeşil Tortum’un tevazu gülü Tanıyanlar bilir Hacı Adil’li Kırklarla söyleşir diller Tortum’da
Mehmet Ali, Mahmut, Zihni Pehlivan Erıhni’den çıkar ince bir duman Sarı öküz çiftte yattığı zaman Kamçıyı desteler eller Tortum’da
Yıllarca dolaştı, düştü gurbete Ecel geldi bindi motosiklete Celal melek gibi uçtu rahmete Eser hazin hazin yeller Tortum’da
Amcamız bilirdik hep onu bizler Koca çınar Hacı İsmail Özler Bitince Fatiha, dildeki sözler Kalkar bir duaya eller Torum’da
Şakası bol idi bazen söverdi Tortum, sucu diye onu överdi Rasim Sayın durmaz taban döverdi Onu iyi bilir yollar Tortum’da
Hamit Bey törende ata binerdi Çatma’nın önünden geri dönerdi Kimisi çok sever, kimi kınardı Yerlerinde eser yeller Tortum’da
Hüsamettin Erbay Müdür Tekel’de Fotoğrafçı Yaşar kaldı bu elde Hep doğru yürüdü çizdiği yolda Davasından kalan küller Tortum’da
Toto Hüsamettin keserdi döner Fahrettin Oktay’dan var mı bir haber Şefik Dayı’yı da yok etti kader Evlerinde eser yeller Tortum’da
Kollarında siyah bezler olurdu Yolun ortasına resim alırdı Anlamazsa yüzen bakıp kalırdı Mustafa Ayık’ın piller Tortum’da
Çok iyi tanımam Yaşar Oktay’ı Baki Akbulut’u, Mümin Usta’yı Sorup sual etmek gerek hastayı Sımsıkı sarılsın kollar Tortum’da
İzinli gelmişti her iki asker Hüzün yağıyormuş göklerden meğer Bayramı görmedi Erçin, Muammer Kızıla boyandı yollar Tortum’da
Nedim Kutlu gitti sülfü hayattan Terk etti dünyayı koptu avrattan Fırının üstünde ikinci kattan Götürdü meçhule eller Tortum’da
Müezzin Hüseyin Kıldı salayı İlhan Ünal buldu Hak Teala’yı Gurbet bitti o gün buldu sılayı Buram buram kokar güller Tortum’da
Büyük acı tattık iki baharda İki körpe yavru gitti sularda Bakiyle Mustafa kaldılar zarda Bir başka zalimdir seller Tortum’da
Çilelerle gitti Gardiyan Nazım Herhalde sırada Kotol’un Kazım Rasim Bey var ama neyime lazım Azrail bir fırsant kollar Tortum’da
Ünsal taklit eder Patoş Osman’ı Elbet bu da işin başka bir yanı Hacı Zil’in dondu damarda kanı Mahzun kaldı çizme, beller Tortum’da
Sevgili müdürüm, ey kadim dostum Zakir Hocam ben de elliye bastım Maziyi aynanın önüne astım Çalmıyor okulda ziller Torum’da
Söyleyin dostlarım kimi unuttum Ben, dediğim gibi sözümü tuttum Maziyi hüzünle, sazla uyuttum Dertli dertli çalar teller Tortum’da Köyleri unuttuk merkezde kaldık Maziyi yad edip efkara daldık Fatiha okuyup sevaplar aldık Yağar üstümüze nurlar Tortum’da
Şimdilik bu kadar, sözde bitmedim Kaledibi, Samsor, Os’a gitmedim Nohurtap, Liskav’ı hele katmadım Bahattin hepsini tur’lar Tortum’da
Bahattin Kızılkaya 03.05.2009/Erzurum
TORTUM DESTANI (3) Tortum Destanı’nı baştan alalım Uzun Osman ile düşten alalım Bahardan alalım, kıştan alalım Tutya, lale, sümbül, süstür Tortum’da
Kaba İdiris’i unutma sakın Merkez Camisinin yanına bakın Ne evlat, ne Kardeş kalmadı yakın Sanki sülalece küstür Tortum’da
Öğretmenim Neşet Turan nerdesin Söyle şimdi hangi gurbetlerdesin Cumagilin Mehmet yerini desin Gidişin yıllarca yastır Tortum’da
Nusret Coşkun göçtü gardaş Hacı’yla Dert, derman bulmadı yar ilacıyla Yetim yavruları kaldı acıyla Yaramıza tuzu bastır Tortum’da
Nurettin Efendi vakur adamdı Hakkı hak bilirdi, inancı tamdı Evlat acısıyla buram buramdı Acı da, keder de hastır Tortum’da
Muammer gencecik uçtu kuş olup Bacı, gardaş, evlat saçını yolup Her gün damla damla sararıp solup Hazan rüzgârları estir Tortum’da
Fahrettin Oktay’dan kalmadı eser Oğlu İbrahim’le karardı seher Genç yaşında pusu kurmuştu kader Ufuklar kapkara, pustur Tortum’da
Çolak Mehmet denen simsar var idi Öğlen yemeğinde dürüm yer idi “Hadi hemen Erzurum’a” der idi Resmini duvara astır Tortum’da
Bir mezar taşında adını gördüm Hoca Oğlu kimdir dostlara sordum Sıtkı’yla Arif’e fikrimi yordum Yiğitliğin hala sestir Tortum’da
Terzi Arif amca unutulur mu Başka ustalarla bir tutulur mu Kömürlü ütüsü anlatılır mı Kokusu burnuma istir Tortum’da *** Gözümün önünde canlandı derken Aslan Dayı Erıhni’ye giderken Salih Sayın bize veda ederken Alın teri ekmek, iştir Tortum’da
Naci’nin gözleri doğuştan kördü Çok idi efkarı, çok idi derdi Çalışmayı didinmeyi severdi Kadere bilenen diştir Tortum’da
Acıyı kederi bastım bağrıma Tortumlu dermandır gönül ağrıma Kulak ver kardeşim gel de çağrıma Döktüğüm sıcacık yaştır Tortum’da
Erkeği yiğittir çelikten bıçak Güler yüzlüyüzdür, kanımız sıcak Tüm dost gönüllere açarız kucak Düşmana çatılan kaştır Tortum’da
Ne tarlamız vardır, ne de ovamız Mübarek vadide sıcak yuvamız Bir bayrak, bir vatan kutsal davamız Uğruna koyulan baştır Tortum’da
Yüreğimiz çarpar Kur’an aşkıyla Tekbir sedasının ulvi meşkiyle Dağları aşarız biz bu coşkuyla Seven gönülleri coştur Tortum’da Bahattin Kızılkaya 27 Mayıs 2009 (kısmet olursa devam edecek dostlar) BAHÇELİ’YE AĞIT Hoştur tabiatı, bahçedir, bağdır Bir yan Tortum çayı, üç yanı dağdır Doğum yerim Samsor kutlu otağdır Elma, armut, vişne, nar Bahçeli’de
İbrahim Çavuşmuş adı ve sanı Damarımda akar dedemin kanı Bilinir her köyde adamlık yanı Kurulu sofrası var Bahçeli’de
Bir diğer dedemse Nevruz Ustaydı Kara kovan balı daim tastaydı Kesere, bıçkıya ava hastaydı Saban, mazı, maran, tar Bahçeli’de
Şaban ile Sırrı emmimdi benim Acıyı onlarla duydu bedenim Muzaffer amcama benzerdi tenim Gel de yaralarım sar Bahçeli’de
Ömrünce yaşadı derdi, tasayı Çalışırdı yılın on iki ayı Özlüyorum seni duy Murat Dayı Sensiz Güney, Cohut, hor Bahçeli’de
Fazılla İbrahim en yaşlı dede Yıllarca kalmışlar aynı cephede Şamil’i yad edip rahmet dile de Yanan kalsın gardaş kâr Bahçeli’de
Şimdi yad edeyim Lıblıb Mehmet’i Genç yaşta kaybettik oğlu Ahmet’i Zavallılar çekmiş nice zahmeti Kuru ekmek ile lor Bahçeli’de
Nazım Dede asla bilmedi bizi Bilmem kaç yıl ışık görmedi gözü Hafız Dede hakça söylerdi sözü Gömüldü toprağa pir Bahçeli’de
Kimisini yokluk salmış gurbete Yetiştim fukara Haşlak Servet’e Muğdet Dede, Efilinin Mehmet’e Heke’yi, kavalı sor Bahçeli’de
Hacı Abdurrahman iyi komşuydu Onu iyi yapan güzel bir huydu İşi namaz-niyaz, tarla ve suydu Üstüne yağıyor kar Bahçeli’de
Hacı Zekeriya mahlede güldü Adı hafızamda hep öyle kaldı Yoksulca, mahzunca, garipçe öldü İnanmazsan bana sor Bahçeli’de
Kotan Ustagilin Yahuza dayı Hacı Yusuf ile Halit Usta’yı İçtim galdavarda en güzel çayı Yorulduysan bir yol dur Bahçeli’de
Keyifçiydi Gazi Topal Feyzullah Seyfullaf Efendi, hamal Nutullah Gani gani rahmet eylesin Allah Hakkı ödenmemiş ter Bahçeli’de
Abdurrahim küçük, Durmuş büyüktü Evlat acısı bu ağır bir yüktü Süli Nene nasıl boynunu büktü Yapıştı göğsüne nar Bahçeli’de
Yusuf Çavuş, Hacı cemal gardaştı İkisi de birden Yokuş’u aştı Uzak diye mezarlığa yanaştı Onların arazi dar Bahçeli’de
Boğuldu İspir’de bir avuç suda Edemeden ana, babaya veda Hafız Ömer hıfza dedi elveda Üstümüze yağar Nur bahçeli’de
Molla Yasin avaz avaz bağırdı Rüstem Dede Sıdıka’yı çağırdı Mımıli İbo’nun yükü ağırdı Emek Bahçeli’de, ter Bahçeli’de
Bastonla gezerdi Ramiz Efendi Bütün işi ilim, irfan ve fendi Nihayet Azrail onu da yendi Onun tarla, çayır, yer Bahçeli’de
Hayati, Özdemir İzmir’de kaldı Canip’in canını İstanbul aldı Sabahattin Hoca meçhule daldı Gidişi yıllardı sır Bahçeli’de
Ahmet Efendi’nin kahve, oteli Kocalttı günbegün Çolo Cemil’i Hocagil Mehmet’in o tatlı dili Altın, elmas, inci, zer Bahçeli’de
Hacı Dursun Ali gitti gideli Tandırlar satılır oldu vadeli Söğütlü’den rüzgâr esti eseli Herkes başka bir şey der Bahçeli’de
Adif ile Bektaş Bursa’ya gitti Malı-mülkü, evi-barkı da sattı Ecel geldi ömür orada bitti Sen sen ol yuvanı kur Bahçeli’de
Hatırlı, mümindi Hacı Abdullah Bilirdi her şeyde var hikmetullah Evlat acısını yaşattı Allah Kederin izini sür Bahçeli’de
Erken gitti bizim fış Hacı Ahmet Kızdırırdı herkes verirdi zahmet Yağsın semalardan üstüne rahmet Kaplasın her yanı nur Bahçeli’de
Batman , Siirt oldu en son durağı Hanifi köprüden düştü aşağı Fren mi tutmadı, yok muydu yağı Bilmem niye söndü far Bahçeli’de
Hak vermedi, mahrum kaldı baladan Sadık, Ebubekir gitti sıladan El çektiler evden-barktan, tarladan Yorganı yatağı dür Bahçeli’de
Gitti Zeki Gürsoy gelmeden bahar Derdi yoldaş etti Ahmet’e yıllar Halam dizin döver, saçını yolar Başını taşlara vur Bahçeli’de
Genç yaşta gidince iki evladı Kalmamıştı artık hayatın tadı Şükrü diye kaldı tahtada adı Taptaze bir mezar gör Bahçeli’de
Ömer şelalede gölde boğuldu Gencecik bedeni suya yığıldı Kara haber dört bir yana yayıldı Diviti, kalemi kır Bahçeli’de *** Uzak diyarlarda aldım haberi Şofbenle yazılmış kötü kaderi Özel Hareketin Koçyiğit eri Bayrağına kurban ser Bahçeli’de
Terörist kurşunu vız geldi ona Helal bildi canı, kanı vatana Gözü yaşlı gelin baba ve ana Sinan Baysal gibi er Bahçeli’de *** Canından can katmak isterdi eşi Erkenden ufukta battı güneşi Emmi, dayı, ana, baba, kardeşi Kanayan yarayı sar Bahçeli’de
Alnı secdedeydi, yüzünde nurdu Gencecik terk etti yeri ve yurdu İsmail herkesi yaktı kavurdu Düştü yüreklere kor Bahçeli’de *** Bir adın Kıvanç’tı birisi Arif Ne kadar güzeldin, ne kadar zarif Böyle bir acıyı dil etmez tarif Hüznünü gönlüme ör Bahçeli’de
Yirmi ikisinde Arif’im gitti Genç yaşında kara toprağa yattı Babası İsa’nın umudu bitti Çınladı feryatla , zar Bahçeli’de
Baban mezarının başında yattı Ölmeden kabrini yanan uzattı Kolay değil gardaş giden evlattı Felek gözün olsun kör Bahçeli’de *** Gülmeyi severdin, iyi giyerdin Anlamadım Sıtkı ne idi derdin Yaprak gibi birden bire sarardın Yeşil, sarı, kızıl, mor Bahçeli’de
Ocağın on üçü, gün Cumartesi Kesildi soluğu, sesi, nefesi Mateme gark etti o an herkesi Düştü yüreğime kor Bahçeli’de
Yıl iki bin yedi aylardan Ocak Kanatlanıp uçtu aslan bacanak Her varışta yürek parçalanarak Kaldı gözü yaşlı yâr Bahçeli’de *** Unuturuz tezden geçip gideni Nedir acep var olmanın nedeni Ana, baba, bacı, gardaş, dedeni Akıbeti hayra yor Bahçeli’de
Bahattin maziye sefere çıktı Her solukta gözlerinden yaş aktı Fecrin ziyasına umutsuz baktı Bu gidişle işin zor Bahçeli’de Bahattin Kızılkaya
NOT: *** İşaretleri arasındaki dörtlükler aynı kişilere itham edilniştir. Rabbim cümle geçmişlerimize rahmet, mekanlarını cennet eyleye.
ANAMI ÖZLÜYORUM
Aşımın ekmeğimin yok artık hiçbir tadı Aşıma sevgi katan anamı özlüyorum Koskocaman dünyada tek sevenim kalmadı Her an elimden tutan anamı özlüyorum.
Dişinle, tırnağınla ekmeğimi kazandın El açmadın kimseye, kendi yağınla yandın Hayat mı ağır geldi, söyle neden usandın Güneş misali batan anamı özlüyorum
Hangi dertle kim bilir bazen mani yakardın Bazen bomboş gözlerle uzaklara bakardın Yaş olup gözlerimden damla damla akardın Canıma canın katan anamı özlüyorum.
Hep ışıktın ufkumda sen oldun istikbalim Yokluğunla karardı, zindan oldu ikbalim Günahım neydi benim, söyle neydi vebalim Her an burnumda tüten anamı özlüyorum
Yüzü melekten güzel, ipek gibiydi teni Gül dudaklarıyla öpüp uyandırırdı beni Kıskanıyorum seni saran beyaz kefeni Karlar altında yatan anamı özlüyorum.
Kim yolum bekleyecek, kimler dua edecek Ne vardı sanki ana bırakıp da gidecek Söyle bu öksüz yavrun şimdi sensiz n’idecek Aha şuramda atan anamı özlüyorum.
Anamı özlüyorum dizinde yatmak için Anamı özlüyorum elini tutmak için Anamı özlüyorum cana can katmak için Gece koynumda yatan anamı özlüyorum. Bahattin Kızılkaya 10.04.2009
İKİ HECE BİR KELİME
Bugün Anneler Günü ya Herkes bir şeyler alıyor annelerine Ben sana bir şiir yazmak istedim Ama beceremedim. Tüm sözcükleri eledim eleğimde Hiçbir söz seni anlatmadı Hiçbir söz şiirime yetmedi Yalnızca takıldı dilime İki hece bir kelime ANNE…
Dün, sana yazacağım şiirin dizelerini düşünüyordum Öylece uyumuşum Bir ara yanağımda sıcacık iki dudak hissettim Kırıldı gamzelerim Gözlerimin içi güldü her zamanki gibi Sen okşarken saçlarımı ben sana şiirimi okuyordum Uyandım. Uyandım ama unutmuştum şiiri o an Çıkıp yatağımdan odanıza yöneldim Sessizce Emmek istedim yeniden ak sütünü Melekler gibi uyuyordun Yaklaştım nefesine Sonra usulca öptüm o gül yüzünü Bir daha, bir daha öptüm Çok öpecektim, emecektim sütümü yeniden ama Uyandırmaktan korktum meleğimi Gül yüzlü perimi. Söz bulamadım Yüreğimde kalandan başka Bir meme, Sıcacık iki dudak Ve İki hece bir kelime ANNE
Seviyorum sözü çok kısır geliyor Duygularımı anlatmaya Başka sözler gerek Anne gibi içten ve samimi… Kusura bakma anne Benim suçum yok… Beni bağışla Sana şiir yazamadığım, Anneler gününü şiirimle kutlayamadığım için… Dudaklarını yanaklarıma kondurduğun dibi Dizelerimi kondurmak isterdim Yüreğinin tam orta yerine Olmadı, Söz bulamadım yüreğin kadar sıcak Sütün kadar ak Takılıp kaldı dilime İki hece bir kelime ANNNE..ANNE… ANNE. Bahattin Kızılkaya
10.05.2009 BAHÇEL’YE AĞIT Hoştur tabiatı, bahçedir, bağdır Bir yan Tortum çayı, üç yanı dağdır Doğum yerim Samsor kutlu otağdır Elma, armut, vişne, nar Bahçeli’de
İbrahim Çavuşmuş adı ve sanı Damarımda akar dedemin kanı Bilinir her köyde adamlık yanı Kurulu sofrası var Bahçeli’de
Bir diğer dedemse Nevruz Ustaydı Kara kovan balı daim tastaydı Kesere, bıçkıya ava hastaydı Saban, mazı, maran, tar Bahçeli’de
Şaban ile Sırrı emmimdi benim Acıyı onlarla duydu bedenim Muzaffer amcama benzerdi tenim Gel de yaralarım sar Bahçeli’de
Ömrünce yaşadı derdi, tasayı Çalışırdı yılın on iki ayı Özlüyorum seni duy Murat Dayı Sensiz Güney, Cohut, hor Bahçeli’de
Fazılla İbrahim en yaşlı dede Yıllarca kalmışlar aynı cephede Şamil’i yad edip rahmet dile de Yanan kalsın gardaş kâr Bahçeli’de
Şimdi yad edeyim Lıblıb Mehmet’i Genç yaşta kaybettik oğlu Ahmet’i Zavallılar çekmiş nice zahmeti Kuru ekmek ile lor Bahçeli’de
Nazım Dede asla bilmedi bizi Bilmem kaç yıl ışık görmedi gözü Hafız Dede hakça söylerdi sözü Gömüldü toprağa pir Bahçeli’de
Kimisini yokluk salmış gurbete Yetiştim fukara Haşlak Servet’e Muğdet Dede, Efilinin Mehmet’e Heke’yi, kavalı sor Bahçeli’de
Hacı Abdurrahman iyi komşuydu Onu iyi yapan güzel bir huydu İşi namaz-niyaz, tarla ve suydu Üstüne yağıyor kar Bahçeli’de
Hacı Zekeriya mahlede güldü Adı hafızamda hep öyle kaldı Yoksulca, mahzunca, garipçe öldü İnanmazsan bana sor Bahçeli’de
Kotan Ustagilin Yahuza dayı Hacı Yusuf ile Halit Usta’yı İçtim galdavarda en güzel çayı Yorulduysan bir yol dur Bahçeli’de
Keyifçiydi Gazi Topal Feyzullah Seyfullaf Efendi, hamal Nutullah Gani gani rahmet eylesin Allah Hakkı ödenmemiş ter Bahçeli’de
Abdurrahim küçük, Durmuş büyüktü Evlat acısı bu ağır bir yüktü Süli Nene nasıl boynunu büktü Yapıştı göğsüne nar Bahçeli’de
Yusuf Çavuş, Hacı cemal gardaştı İkisi de birden Yokuş’u aştı Uzak diye mezarlığa yanaştı Onların arazi dar Bahçeli’de
Boğuldu İspir’de bir avuç suda Edemeden ana, babaya veda Hafız Ömer hıfza dedi elveda Üstümüze yağar Nur bahçeli’de
Molla Yasin avaz avaz bağırdı Rüstem Dede Sıdıka’yı çağırdı Mımıli İbo’nun yükü ağırdı Emek Bahçeli’de, ter Bahçeli’de
Bastonla gezerdi Ramiz Efendi Bütün işi ilim, irfan ve fendi Nihayet Azrail onu da yendi Onun tarla, çayır, yer Bahçeli’de
Hayati, Özdemir İzmir’de kaldı Canip’in canını İstanbul aldı Sabahattin Hoca meçhule daldı Gidişi yıllardı sır Bahçeli’de
Ahmet Efendi’nin kahve, oteli Kocalttı günbegün Çolo Cemil’i Hocagil Mehmet’in o tatlı dili Altın, elmas, inci, zer Bahçeli’de
Hacı Dursun Ali gitti gideli Tandırlar satılır oldu vadeli Söğütlü’den rüzgâr esti eseli Herkes başka bir şey der Bahçeli’de
Adif ile Bektaş Bursa’ya gitti Malı-mülkü, evi-barkı da sattı Ecel geldi ömür orada bitti Sen sen ol yuvanı kur Bahçeli’de
Hatırlı, mümindi Hacı Abdullah Bilirdi her şeyde var hikmetullah Evlat acısını yaşattı Allah Kederin izini sür Bahçeli’de
Erken gitti bizim fış Hacı Ahmet Kızdırırdı herkes verirdi zahmet Yağsın semalardan üstüne rahmet Kaplasın her yanı nur Bahçeli’de
Batman , Siirt oldu en son durağı Hanifi köprüden düştü aşağı Fren mi tutmadı, yok muydu yağı Bilmem niye söndü far Bahçeli’de
Hak vermedi, mahrum kaldı baladan Sadık, Ebubekir gitti sıladan El çektiler evden-barktan, tarladan Yorganı yatağı dür Bahçeli’de
Gitti Zeki Gürsoy gelmeden bahar Derdi yoldaş etti Ahmet’e yıllar Halam dizin döver, saçını yolar Başını taşlara vur Bahçeli’de
Genç yaşta gidince iki evladı Kalmamıştı artık hayatın tadı Şükrü diye kaldı tahtada adı Taptaze bir mezar gör Bahçeli’de
Ömer şelalede gölde boğuldu Gencecik bedeni suya yığıldı Kara haber dört bir yana yayıldı Diviti, kalemi kır Bahçeli’de *** Uzak diyarlarda aldım haberi Şofbenle yazılmış kötü kaderi Özel Hareketin Koçyiğit eri Bayrağına kurban ser Bahçeli’de
Terörist kurşunu vız geldi ona Helal bildi canı, kanı vatana Gözü yaşlı gelin baba ve ana Sinan Baysal gibi er Bahçeli’de *** Canından can katmak isterdi eşi Erkenden ufukta battı güneşi Emmi, dayı, ana, baba, kardeşi Kanayan yarayı sar Bahçeli’de
Alnı secdedeydi, yüzünde nurdu Gencecik terk etti yeri ve yurdu İsmail herkesi yaktı kavurdu Düştü yüreklere kor Bahçeli’de *** Bir adın Kıvanç’tı birisi Arif Ne kadar güzeldin, ne kadar zarif Böyle bir acıyı dil etmez tarif Hüznünü gönlüme ör Bahçeli’de
Yirmi ikisinde Arif’im gitti Genç yaşında kara toprağa yattı Babası İsa’nın umudu bitti Çınladı feryatla , zar Bahçeli’de
Baban mezarının başında yattı Ölmeden kabrini yanan uzattı Kolay değil gardaş giden evlattı Felek gözün olsun kör Bahçeli’de *** Gülmeyi severdin, iyi giyerdin Anlamadım Sıtkı ne idi derdin Yaprak gibi birden bire sarardın Yeşil, sarı, kızıl, mor Bahçeli’de
Ocağın on üçü, gün Cumartesi Kesildi soluğu, sesi, nefesi Mateme gark etti o an herkesi Düştü yüreğime kor Bahçeli’de
Yıl iki bin yedi aylardan Ocak Kanatlanıp uçtu aslan bacanak Her varışta yürek parçalanarak Kaldı gözü yaşlı yâr Bahçeli’de *** Unuturuz tezden geçip gideni Nedir acep var olmanın nedeni Ana, baba, bacı, gardaş, dedeni Akıbeti hayra yor Bahçeli’de
Bahattin maziye sefere çıktı Her solukta gözlerinden yaş aktı Fecrin ziyasına umutsuz baktı Bu gidişle işin zor Bahçeli’de Bahattin Kızılkaya
NOT: *** İşaretleri arasındaki dörtlükler aynı kişilere itham edilniştir. Rabbim cümle geçmişlerimize rahmet, mekanlarını cennet eyleye.
Başlayım sözüme kaldığım yerden Haber vereceğim görün kimlerden Açılır inşallah gözünde perden İmanlı yetişir kullar Tortum’da
Hakk’ı söyler Kur’an okurdu dili Yemyeşil Tortum’un tevazu gülü Tanıyanlar bilir Hacı Adil’li Kırklarla söyleşir diller Tortum’da
Mehmet Ali, Mahmut, Zihni Pehlivan Erıhni’den çıkar ince bir duman Sarı öküz çiftte yattığı zaman Kamçıyı desteler eller Tortum’da
Yıllarca dolaştı, düştü gurbete Ecel geldi bindi motosiklete Celal melek gibi uçtu rahmete Eser hazin hazin yeller Tortum’da
Amcamız bilirdik hep onu bizler Koca çınar Hacı İsmail Özler Bitince Fatiha, dildeki sözler Kalkar bir duaya eller Torum’da
Şakası bol idi bazen söverdi Tortum, sucu diye onu överdi Rasim Sayın durmaz taban döverdi Onu iyi bilir yollar Tortum’da
Hamit Bey törende ata binerdi Çatma’nın önünden geri dönerdi Kimisi çok sever, kimi kınardı Yerlerinde eser yeller Tortum’da
Hüsamettin Erbay Müdür Tekel’de Fotoğrafçı Yaşar kaldı bu elde Hep doğru yürüdü çizdiği yolda Davasından kalan küller Tortum’da
Toto Hüsamettin keserdi döner Fahrettin Oktay’dan var mı bir haber Şefik Dayı’yı da yok etti kader Evlerinde eser yeller Tortum’da
Kollarında siyah bezler olurdu Yolun ortasına resim alırdı Anlamazsa yüzen bakıp kalırdı Mustafa Ayık’ın piller Tortum’da
Çok iyi tanımam Yaşar Oktay’ı Baki Akbulut’u, Mümin Usta’yı Sorup sual etmek gerek hastayı Sımsıkı sarılsın kollar Tortum’da
İzinli gelmişti her iki asker Hüzün yağıyormuş göklerden meğer Bayramı görmedi Erçin, Muammer Kızıla boyandı yollar Tortum’da
Nedim Kutlu gitti sülfü hayattan Terk etti dünyayı koptu avrattan Fırının üstünde ikinci kattan Götürdü meçhule eller Tortum’da
Müezzin Hüseyin Kıldı salayı İlhan Ünal buldu Hak Teala’yı Gurbet bitti o gün buldu sılayı Buram buram kokar güller Tortum’da
Büyük acı tattık iki baharda İki körpe yavru gitti sularda Bakiyle Mustafa kaldılar zarda Bir başka zalimdir seller Tortum’da
Çilelerle gitti Gardiyan Nazım Herhalde sırada Kotol’un Kazım Rasim Bey var ama neyime lazım Azrail bir fırsant kollar Tortum’da
Ünsal taklit eder Patoş Osman’ı Elbet bu da işin başka bir yanı Hacı Zil’in dondu damarda kanı Mahzun kaldı çizme, beller Tortum’da
Sevgili müdürüm, ey kadim dostum Zakir Hocam ben de elliye bastım Maziyi aynanın önüne astım Çalmıyor okulda ziller Torum’da
Söyleyin dostlarım kimi unuttum Ben, dediğim gibi sözümü tuttum Maziyi hüzünle, sazla uyuttum Dertli dertli çalar teller Tortum’da
Bahattin Kızılkaya 03.05.2009/Erzurum
KARDELENLER ÜŞÜMEZ.....
Sana dağlarda nasipmiş, sonsuzluk yolculuğu Hani dağbaşlarını sevdiğini söylerdinya herzaman ve Bütün çiçeklerini bilirdin dağların. Papatyaları gülleri Peygamber çiçeklerini ve daha nicelerini. Belliki ÇOK SEVDİN ÇİÇEKLERİ Ve sende çiçek oldun sonunda dağlarda Karların altında vede Bilmem ülkemin hangi dağında. ve bizler Bizler her baharı beklediğimizde, ilk sen çıkacaksın Dağların yamaçlarından Bembeyaz karların altından. Ne üşüyeceksin,nede donacaksın Sen her renkten bir KARDELEN Sonsuzluk sahibinin ellerinden, HER BAHAR YENİDEN DOĞACAKSIN.... Rafet YILMAZ 28-03-2009 BURSA BAŞBUĞ MUHSİN YAZICIOĞLU'NUN AZİZ HATIRASINA (AĞLADI)
Martın yirmi beşi Çarşamba günü Koptu bir vaveyla cihan ağladı Bırakıp o anda toyu düğünü Kara haberini duyan ağladı
Ferman Hak’tan geldi eğik başımız Hıçkırarak döktük kanlı yaşımız Yas tutuyor toprağımız taşımız Kurt, kuş, börtü böcek yılan ağladı
Üşüdün betonda kara uzandın Sonsuzluk sahibi Var’a uzandın Hasret bitti artık Yar’a uzandın Bu diyarda sensiz kalan ağladı
Edirne’den Van’a yurdun perişan Küfre karşı duran gardın perişan Başsız bıraktığın Kurdun perişan Öksüz Kızılelma Turan ağladı
Hilalin içine koyduğun güle Hakk’ı hakikati zikreden dile Kattılar her halde bu işe hile Planı yapanlar yalan ağladı
Alperendin, koç yiğittin, Muhsin’din Ahlak ile, iman ile tahsin’din Arıyoruz seni nerede sindin Elini dizine vuran ağladı
N’olur ellerimi bir kez tutuver Üşüdüysen kollarıma yatıver Can lazımsa canım canan katıver Sana can ağladı, canan ağladı
El varır mı acep kazma küreğe Alev almış ateş düşmüş yüreğe Başım alıp gitsem bilmem nereye Şehit mezarını kazan ağladı
Bahattin diyor ki bu sevda bitmez Başbuğ’um hayalin gözümden gitmez Yürek parça parça takatim yetmez Ülküdaşın Bedbin Ozan ağladı.
Bahattin Kızlkaya
YA RASULULLAH
Adınla ruhumuz oldu şadüman Sevdik seni candan Ya RASULULLAH Kitabına kıldık sonsuz bir iman Kutlusun cihandan Ya RASULULLAH
Yerin göğün Ra’şan olduğu gündü Cehalet ve zulmün solduğu gündü Küfrün miadının dolduğu gündü Sevdik seni bundan Ya RASULULLAH
“İGRA” ile tamamladın ilimi Salâvatla daim eyle dilimi Biçareyim Sen bilirsin halimi Halim sana ayan Ya RASULULLAH
Zişansın, her şeyim senden alayım La İlahe İllallah la kalayım Pinhansın, sırrına senle dalayım Sırını kıl beyan Ya RASULULLAH
Servetim imanım, gerisi yalan Kibir benliğimi etmesin talan Şehvetim olmasın aklımı çalan Etme nefse uyan Ya RASULULLAH
Bahattin Kızılkaya
ERZURUM
Gış gelende palandöken dağında, Garın olim, tipin olim erzurum. Sonbaharda bomboz olan bağında, Rüzgar olim çali olim erzurum.
Umudunu yaz bahara bağlamiş, Geçimini gıt kanaat sağlamiş, Gurbet elde için için ağlamiş, Gulun olim, dertlin olim Erzurum.
Senin için güzel günner dileyen, Mevlam guvvet versin golan bileyen. İlkbaharda ovada gezip meleyen, Gudigin, gıdigin olim Erzurum.
Çile meşergatle geçer zamanın, Gurbet elde kimse duymaz amanın, Tandur başındaki hisin dumanın, Çaputi, küvlesi olim Erzurum.
Gözünden değil gönlüne akar yaşın, Sofranda baştacı kartol aşın, Gogarayla görürsün nakliye işin, Öküzüne sami baği olim Erzurum.
Dağlarında kekliklerin süzülür, Adın Dadaş oğli diye yazılır, Baharda löbiyeye garıh gazılır, Kehanında megel olim Erzurum.
Bayırında goyun guzu yayılır. Türkülerin gurbet elde duyulur. Dadaş adı dört bir yanda sayılır Neferin, esgerin olim Erzurum.
Gargabazar daği, dağların şahi, Zalimde kalırmı mazlumun ahi Her ferdinde bulunur emrahın ruhi, Şairin şiirin, olim Erzurum.
Sevgi galasisen igidin merttir, Toprağın verimsiz iklimin serttir. Payına düşen çiledir derttir. İllacın dermanın olim Erzurum.
Nesip der guş ganatsız uçarmi. Yalancı çiçekler koku saçarmi, Bu garibe bağrında bir yer açarmi,
Son nefeste seni anim Erzurum, Mezerinde misafir olim Erzurum.
Nesip AYKIN BÜLİRSEN ANA.
Bahça duvarında hıbar taşını, Lavaş büşürdüğün tandur başını. Kartol herlesini,gurut aşıni Ele göresmişem bülirsen ana..
Gözün yaşli idi,nasırli elin, Nenni söyler iken bülbüldi dilin, Bahçaya ektiğin nergisle gülün, Ele göresmişem,bülirsen Ana..
Bahtın gara idi,yufka yüregin, pehte süsliyidi evin teregin, Tutmaç çorban ile su böregin, Ele göresmişem bülirsen Ana..
O hersli duruşunu huyunu, Şorağli çamaşırın suyuni, Pağır semavarda akşam çayıni, Ele göresmişem bülirsen Ana..
Küvleye bastığın çaput bezini, Müşiga bibinin tılig gızıni, Ocak başındaki hisli yüzüni, Ele göresmişem bülirsen Ana..
Tiril tiril süpürdüğün paraği, Ekinde salladığın oraği, Yünü işlediğin dişli daraği, Ele göresmişem bülirsen Ana..
Koddik süpürgeni evi eşiği, Fır fır diğe döndürdüğün teşiyi, Beni salladığın tahta beşiyi, Ele göresmişem bülirsen Ana...
Zehni pehlüvanın goşi atıni, Gasap muammerin kollik itini, Gışın yedirdiğin ceviz,tutuni Ele göresmişem bülirsen Ana..
Çileye taliptin bitmezdi işin, Kapı arkasında demir egişin, Onunla bizleri çırpip dögüşün, Ele göresmişem bülirsen Ana..
Pisigi,cücügi,birde kolligi Ayağında sürüttüğün kaligi. Tandurda.büşürdüğün gılıgi, Ele göresmişem bülirsen Ana..
İdare lambasıni yakışın, Haksızlığıa şimşek gibi çakışın. O ela gözlerin cennet bakışın, Ele göresmişem bülirsen Ana..
Evimizin temiz mis havasıni, Gavurma issittiğin yağ tavasıni, Caggılın,bediren su kovasıni, Ele göresmişem bülirsen Ana...
Nesip Der çıktık gurbet eline, Hasret türküleri düştü dilime, Son bir kez başımi koysam eline, Seni..Seni..Göresmişem Bülirsen Ana...
Nesip AYKIN
Tekirdağ 1 Nolu Yüksek güvenlikli Kapalı ceza İnfaz Kurumu Tortumluyuz Biz
Helaldir canımız Anadolu’ya Kanımız aksa da ırmaklar gibi Kurbanız bayrağa, hilale aya Bizi kızılında o saklar gibi
Anamız ağlamaz mezarımızda Şehitlik var ise baharımızda Yiğitlik, Dadaşlık var kanımızda Bakışımız bizim mızraklar gibi
Elması ,armudu, vişnesi dutu Kan ile çizildi Tortum hududu Sokmayız Ermeni denen haydudu Koşarız ölüme kısraklar gibi.
Bahattin Kızılkaya KOCAKURT
Ve aleyküm selaam....
Buyur hele buyur, Bu ne bahtiyarlık bu ne mutluluk Hoşgeldin Kocakurt.
Vallahi gönlüm seni ummuştu Epeydir nerelerdeydin İnan hasret küzem seninle dolmuştu Ne iyi ettinde geldin.
Sen gelmeseydin Bu gün yarın ben sana gelecektim Sende bu sıralar geciktin Hem kendini hem muhabbetini özlettin.
Hayrola Kocareis !
Nedir o yüzündeki elem, Nedir seni bu hale koyan yeis,
Adamı çatlatma yine Söylesene neler oldu Nedir bu kalmakal Nedir efkarın , Sana yakışmıyor bu hal Söyle Allah aşkına nedir mevzuu Niye gözlerinde mor halkalar Niye çatık kaşların.
Hay Allah ! Dolaştı elim ayağım Hele otur Otur da birer kahve söyleyelim.
Söylesene..
Dert almayamı, Gam satmayamı geldin, Derdin başım gözüm üstüne Canımla beraber Buyur can dostum Bende anlamadım Ulan zembeleksiz felek nedir bize kastin
Aldırma be Reis.. Bu dünya böyle gelmiş böyle gider Sen gel hele gel, Buyur gönlümün baş köşesine
Biz zaten Ne zaman denk gelmiştik ki Hayatın zevkine dünyanın neşesine Boşver be Reis Yak sıgaranı, sıgaranla tazele Daldın, unuttun yine soğudu kahve
Heyy gidi KOCAKURT
Sen ki, Amansız pusu geçerken bile Sevdanı sürüp gönül mavzerine, Karanlığı yırtan Aç sırtlan ulumalarına aldırmayan Sinendeki yaraları sevginle saran Umudun tükendiği gamda bile Taş duvarlara Sitem etmeyen adam.
Söylesene KOCAKURT
Yine hangi dosttan ihanet vurgunu yedin Seni böyle yaralayan hangi puşşt İnanmıyorum sen bu hale nasıl geldin, Kimler gam düşürdü yüzüne Bu nem nasıl yürüdü gözlerine Gerçi halin aşikar amma… Benimkide Laf ola beri gele işte.
Bilirim gitsede başın Gönlündekiler dökülmez kelama Hislerin düşmez lisana,
Söylesene be Reis, Nedir bu bilinmeyen sır çözülmeyen muamma Kırgınlıklarımız hep bizimlemi gidecek mezara.
Söyle be Reis Nedir bu mutsuzluk Nedir gözlerindeki umutsuzluk Niye biz gönül hapsinde Niye sırlarımız tabutluk.
Allah aşkına ! O tarafa suskunmu gideceğiz Bedenimizle beraber Sırlarımızıda mı gömeceğiz.
Yine Tegafül eyleyip Vefadan,erdemden,diğer gamlıktan Hep biz mi bahsedecegiz Allah aşkına bu kavanoz dipli dünyanın kahrını Hep bizmi çekeceğiz
KOCAKURT O dinmeyen yalnızlığın girdabında bile Fikrimizi prangalayıp mazideki güzelliklere Hep hayalde yaşattık maziyi Yokluktaki varlığı,yalnızken çokluğu Bir lokmada paylaşılan zeytini.
Aldırmadık biz, Ruhumuzu inciten ıslak joplara,kör kurşunlara Hainler bizim çığlıksız feryatlarımızda bulurken zevklerini, Biz ne umutlar sığdırmıştık On dakikalık voltalarla karacık avlulara, Kahpe kurşunların cenderesinde Karanlığa inat,umutsuzluğa isyan Bir sadık güvercinimiz vardı gönül penceremizde.
Sadece bizi değil, Dünyayı kurtaracak umutlar beslerdik içerimizde, Dertlerimizi paylaşırdık Soğuk demirlerle kara gecelerde, Taş duvarlarla ağlaşırdık Boşa giden emeklerimize,kaybolan gençliğimize
Ama bugün ahh bugün Acımasız yalnızlığın geçit vermeyen derbentlerinde Kahpe kurşunlar sıkıldı Dostların elleriyle yüreklerimize.
Aaah KOCAKURT Seni bilmem amma Vallahi ben yeğlerdim bu güne, Keşke yıllarca kalsaydım Soğuk mahsenlerde, en acımasız işkencelerde. Beni deli eden dünleri Bugün unutturdu Satılmışlığım, aldatılmışlığım,kullanılmışliğım Kurşundan ağırmış Umudun tükendiği gama atılan dost gülleri. Velhasıl Kocakurt
Ben bugünde değil dünde yaşayacak adammışım Vallahi cennetmiş bize O soğuk zindan,
Kocakurt sen derdin ya…
Bu vefasız dünyada umutla yaşar insan Ve harcandıkça, aldatıldıkça büyür adam.
Sadede gelirsek kocakurt Hem sana hem bana gülmedi hayat Sen benden beter ben senden berbat VESSELAM......
EROL ERGEDİK TORTUM KONAK MAHALLESİ
2008 ''DARGINIM''
Dar günde,umutla beklediğim an Bir selam vermeyen kula dargınım Yusuf gibi,kör kuyuyuya düşerken Elimden tutmayan ele dargınım
Kader çizgisinde yürür gideriz Umut dünyasında,hayal güderiz Her zaman ağlarız,bazen güleriz Kem söz edip kıran dile dargınım
Ayakta durmaya yoktur mecalim Dört gözle beklerim,gelsin ecelim Ne ayağım tutar ne tutar kolum Genç yaşta kırılan bele dargınım
Zor günümde,tanımayan bilmeyen Çaresi var iken,merhem olmayan Ömür boyu,gönlümüze girmeyen Riyakar dost,para pula dargınım
Beni vatanımdan alıp götüren Sıladan uzakta,hep süründüren Bizi,bizden alıp, toprağa veren Dostumdan ayıran yola dargınım
Çok çileler geldi geçti başımdan Felek ayrılmadı,bir gün peşimden Yastıklar ıslandı,her gün yaşımdan Gözümden çağlayan sele dargınım
Gönlümüz kırıktır,yüzümüz gülmez Yürekte neler var hiç kimse bilmez Belki,devran döner,hiç belli olmaz Ocağım söndüren yele dargınım
Canip der:sabreyle teslim ol hakka Derdimiz bir değil,çekemez okka Böyle gelmiş böyle gitmez mutlaka Kanıyor yaramız ,hele dargınım. AĞASELİ CANİP NEFİS
Esir eder kendine yürekleri mühürler Acıyı tatlı eder, tatlı aşın zehirler
Batıl, fitne, yalandır, şehvettir güzergâhı Dil Hakkı tespih etmez unutunca dergâhı
Durulmaz onla akan sular durgun aksa da Tövbe bilmez nefaset kendi kendin yaksa da
İlahi bir kapının olmaz bekçisi kulu Kibirdir baş mertebe nefis her şeyden ulu
Kul olunca nefisine kişi çok arsızlaşır Akılla dolu başın hallerine sızlaşır.
Gün bu gündür hep ona yarına yeni plan Zevk, sefa, eğlenceden geriye kalan, yalan
Şu nankör olmasaydı sapmazdı yoldan insan Köle olunca ona hal olur hep perişan
Uyan ey deli gönül, şu nefse artık gem vur Bak her şeyin kaybettin kalmadı şeref, onur
Günahsız olmak kolay nefsini yense insan Besmeleyle başlayıp Allah dese bir lisan
Ateş ateşte yanar, ateş olup kudurur Ateşten de yakıcı düşman yanında durur
Rabbim bana yardım et, uydurma sen nefsime Nasip et salavatı n’olur son nefesime
Bahattin varsa aklın düşme tuzağa sakın Düşmanından uzak dur ol hep Allah’a yakın.
Bahattin Kızılkaya ANLAYAMADIN
Dertler senden geldi, senden her acı Senden gelen derdin sensin ilacı Derdin de devan da başımın tacı Seni sevdiğimi anlayamadın.
Hüsranım oldu hep kimsesiz sabah Ağarttı saçımı çektirdiğin ah Ne, çaredir “keşke”, ne şimdi “eyvah” Seni sevdiğimi anlayamadın.
Yılan eğrisinde kıvrımlı yollar Beni bu sevdanın peşinden yollar Hicran yaylasında dert sarar kollar Seni sendiğimi anlayamadın.
Zemheride sana gonca gül derdim Goncalara katıp, kalbimi verdim Sana hep “bir tanem” “sevdalım” derdim . Seni sevdiğimi anlayamadın.
Anlasan da beni anlamasan da Dinlesen de beni dinlemesen da Şenleşen de beni şenlemesen da Seni sevdiğimi anlayamadın.
Bahattin Kızılkaya GİTTİN YA
Buruk bir tebessüm aklımda kalan Son göç ün ağıtı henüz bitmede hüzünlü bir türkü dilim ucunda İçimde o sonsuzluğa gitmede
Hasretler ard arda tren misali Yanık bir ıslığı andırır rüzgar Raylar bedenimde tren içimde Geçmede ruhumdan bomboş vagonlar
Kimsenin sorduğu aradığı yok Gölgeme çarpıyor dönüyor sesim Kahrolurum onsuz uzun geceler Kendimi sarıyor kendi nefesim Rafet YILMAZ
GİT Çıksana hayatımdan ömrümü verdiğim sır Yakma yanan kalbimi tatmadığım ilk aşkım Girme gecelerime uykumu bölen kusur Git haydi daha dönme yanarsa içim yansın Rafet YILMAZ
Ve leyl i nazarın o mah ı siman Nihayet perişan eyledi ruhum ne ben koydu bende ne koydu iman Bedbaht yüreğimde bitti gururum Rafet YILMAZ
Mahmurluğa büründü alemde bitti ahkam Sindi Leyl in koynuna uykunun ahangiyle Çıtı yok rüyaların ,sükut içinde mekan Bozdu bu sırrı şafak yeni günün rengiyle Rafet YILMAZ
Ufuklarda bulutlar kızarırken sessizce Rüzgarlarda uçuşan saçlarını göreyim Doldu bir ikindide yüreğime sinsice Sevgin taşınmaz oldu dönde geri vereyim. Rafet YILMAZ
En son çizgisinde kaybolup gider Ufkun kızılının en ötesine Sevdam türkü olur tüterde tüter Hasretin en uzak iklimlerine
Dolar yüreğime bir bezgin yangın Dolaşır pervasız damarlarımda Kaynatır kanımı tutuşur sevdam Uzak gurbetlerin akşamlarına
Artık ne ar kalır ne edep bende Sevdam bir günahtır şimdi bedende O soysuz ardına dönüp gidende Bende yere bakan bir yürek kalır Rafet YILMAZ
Kapkara oldu dünya ışıklar cılız cılız Söndürdük hakikatin nurlu fenerlerini Adamlar arda kaldı makamlar doldu moloz Münafıklar dünyaya sundu hünerlerini
Tarumar oldu alem yok oldu edep namus Gecelerde rüya yok ,uykular doldu kabus Zorlaştı konturolü tümör habismi habis Kahramanlık terketti mertlik siperlerini
Herbir yöne esmede rahmeti yok rüzgarlar Her köşeye kurulmuş fesat kazanı kaynar Gündüz geceye uymuş günler bile riyakar Rahmet yağan bulutlar kıstı pınarlarını Rafet YILMAZ
Tarifi endamın sevdadanda zor Derin bakışların deryayı hazar Yanılsam eylesem bir aşkı nazar Yanar bakışlarım düşer yerlere
Ey mah yüzlü sevdam ay şems i nurum Yakar nazarımı kavurur nurun Rezil rüsva olur biter gururum Pervane olmaktan boş hayallere Rafet YILMAZ
ERZURUMDA AKŞAM
Turuncu bir mevsim ufkun üstünde Sonsuz meçhullere uçmada kuşlar Bıçak gibi keskin hasret içimde Hüznümü deşmede sonsuz uçuşlar
Titrek bir göz kırpış soluk güneşte Güz akşamlarına esmede yeller Kuşkulu alaca vurdu yerlere Köşe başlarına sindi gölgeler
Serildi ovaya tülden bir akşam Gömüldü gecenin içine yaşam Yanık bir türküdür gönülden taşan Şu yüce dağları duman kaplamış. Rafet YILMAZ BENİM AHVALİM:
Ne gündüzüm gündüz,ne gecem gece Ben gülü dalında gördükten sonra Öldürürür bu sevda beni gizlice Bir hoyrat dalından kırdıktan sonra
Ne güneş doğuyor karlı dağıma Ne bülbül geliyor bahçe bağıma Kıranlar iniyor şen ocağıma Ok vurup sinemi yardıktan sonra
Ne bahar geliyor,ne kış bitiyor Ne sevda tükenip gönül geçiyor Ne gözüm görüyor aklım yetiyor Felek sillesini vurduktan sonra
Tasada bu gönül artık gülmüyor Bulutlar başımda,güneş doğmuyor Şimşekler çakıyor,yağmur yağmıyor Bu sevda benimle olduktan sonra
Hayali kayboldu,sevgisi serde Sevgili dermandır,bütün her derde Dünyada değilde belki mahşerde Kavuşur aşıklar öldükten sonra
Canibim bahçede bir dal misali Hazana uğradım döktüm gazeli Keşke görmeseydim,huri güzeli Gidip de ellerin olduktan sonra! 04/05/2000 Ağaserli Canip KADER
Bir gülün sevdası,sardı serimi Od sineme düştü,kül asumana Canımı uğruna edeydim heder Rıza'i takdirdir,kul masumane
Dalmışım çıkamam arzın yerine Tasavvur eyleyip düştüm derine Ne altı ne üstü yoktur görüne Salmışım yelkeni derin ummana
Sevdaya düşmüşüm,görmüyor gözüm Zaten yaralıyım,çünkü öksüzüm Zaybettim kendimi idraksiz sözüm Yanarım dönerim şama pervane
Bu sevda hiç beni etmedi iflah Her derde dermanı veriyor ALLAH Herkese elveda deyip eyvallah Yetişem ahrete giden kervana
Canibim gülsemde içim kan ağlar Yüklense derdimi çekemez dağlar Viran oldu bağım,soldu yapraklar Ağlarım gözlerim döndü giryana
15/03/2005 Ağaserli canip MAZİ'M
Çavdar ekmeğini soğuk su ile Katık edip zorla yutmuşam dadaş Hem inek hem öküz hem de kuzuyu Kireçli dağında gütmüşem dadaş
Tohumu ekerdik cılga çift ile Dağ taş cıvıl cıvcıl halk kitle kitle Boğuşur dururduk sirke bit ile Harampetin sırtta yatmışam dadaş
Sekide kalırdık ahır kokmazdı Soğukta dışarı kimse çıkmazdı Çeşmeler donardı sular akmazdı Ayazda çok nöbet tutmuşam dadaş
Ramazan gelirdi yüzler gülerdi Herkes namaz kılar dilek dilerdi Büyükler konuşur küçük dinlerdi Hikaye,çok masal satmışam dadaş
Saatimiz yoktu,sabah namazı Kaçırır dururduk,gah bazı bazı Şafağı beklerdik,açsın gök yüzü Horozla uyanıp,ötmüşem dadaş
Ne şampuan vardı ne kalgon derdi Ne milangaz derdi ne de tüp derdi Ben çalı toplardım anam üflerdi Bacadan dumanla tütmüşem dadaş
Ne enflasyon vardı nede işsizlik Yoktu hayasızlık yoktu dinsizlik Herkes saygılıydı yoktu densizlik Büyüğe hep hürmet etmişem dadaş
Canibim aç kaldım açım demedim ALLAH'a şükrettim haram yemedim Ne çamur ne yağmur ne kar demedim Tortumda okula gitmişem dadaş
AĞASERLİ CANİP Ben şimdi çok uzaklardayım Bedenimi rüzgârlara bıraktım Ruhum Allah’a emanet Sen kim bilir nerdesin, kimlerlesin? Arzuların doruğunda sırılsıklam duygular Sen her şeyden uzak Ama hatıralarla yanımdasın Bağlamıştım hayatımı saçının bir teline Öpmüştüm gözyaşlarını Islak yanaklarını sildiğim mendili hala saklıyorum Saplanmış bir hançer gibi göğsüme. Kulağımda cıvıl cıvıl sesin Ve karşımda alev alev nefesin Dokunur bedenime kor gibi tenin Aah nerde şimdi Bakarak kaybolduğum cennet rengi gözlerin.
Sana sitem etmeye kıyamıyorum canım benim, Okyanuslar kadar derin sevgimi sana adadım Varlığıma vesile oldun vefasız olsan da Hep seni aradım sensiz boş sokaklarda Belki rüzgârda kokunu duyarım diye. Hayallerime sarıldım, Tutup ellerinden dolaştım saatlerce Sarılıp o incecik beline öptüm gül dudaklarından, Okşadım saçlarını sarhoş olana kadar. Ay ışığının yapraklarda gezdiği gibi Sarıldım, kayboldun kollarımda Yanağın yanağımda. Göğüslerinde eridi sinem Kolların dolarken boynuma Yağmur çiseliyordu yavaş yavaş gözlerinden Dudak dudağa Sonra yığıldın kollarıma Arzuların en uçarısında doruklarda Islatırken ruhumu senle dolu her zerre Umudumu sana bağladım Zülfünün tellerinde kaderim Her an yele kapılır gibi İsimsiz şarkılarda sen yankılandın Yarınım diye sana koştum Emelimi ıslak mısralara gömdüm. Kızıl ışıklarla gündüzler gece oldu Karanlığıma sen ışıdın pırıl pırıl Acımadan vuran da sen.
Neyleyim ben seni, söyle neyleyim Dilim varmıyor ki Bu aşk bitti, elveda diyeyim Ne sevgilim oldun, ne de düşmanım Aldırmadın çaresizliğime Dindirmedin için için kanayan kalbimin feryadını. Bir aciz kulum ben yanar bedenim Yazılmış alnıma yarım aşk benim Adınla süslensin beyaz kefenim Gözyaşımla yıka beni sevgilim
Neyleyim ben seni, Söyle senin gibi sevgiliyi neyleyim Aşkımı kalbime gömüp Bu son mektupla seni terk eyleyim. Bahattin KIZILKAYA
Bu şiir sevgili öğrencim ve evladım Orhan Ataman için. Sevgilerimle GÖÇ Budandı dallarım, kurudu bahçem Peynirsiz ekmeksiz dürüldü bohçam Cepheden dönmedi gencecik kocam Ben de vatanımdan koptum gidirem
İki yaşındaydı henüz Mehmet’im Yanıma kâr kaldı onca zahmetim Uzaktan uzağa gelsin rahmetim Mezar taşlarını öptüm gidirem
Her ne gelir ise Hüda’dan gelir Ezeli, ebedi yalnız O bilir Zalimin cezası bir gün verilir Sıdk ile Allah’a taptım gidirem
Yurdumun tapusu mezar taşımız Aldınız elimden ekmek-aşımız Doğrulacak elbet eğik başımız Balta, kazma, nacak kaptım gidirem.
Gidiren sanmayın dönmeyeceğim Tortum’u kimseye vermeyeceğim Hilal misaliyim sönmeyeceğim Bayrağımı kefen yaptım gidirem
Bahattin Kızılkaya
HER TÜRK ASKER DOĞAR ŞAHİN BAKIŞLI
Bilmez idim nasıl zulüm görmüşüz Dedem anlatırdı gözleri yaşlı Önlerine etten siper örmüşüz Katledilmiş çocuk genç ile yaşlı
Yaşlar süzülürdü aksakalından Kocaman bir kambur çıkmış dalından Hainden soysuzdan ve çakalından Bacağında şarapneli nakışlı
Un yok ambarlarda tekne boşanmış Hayvanlar aç susuz merekler yanmış On yaşında çocuk silah kuşanmış Çok derin bakışlı ve çatık kaşlı
Devlet bir savaşta millet perişan Her taraf kan gölü ağlıyor vatan Yardım et bizlere Ulu Yaratan Dilimiz duada gözümüz yaşlı
Elleri kınalı taze gelinler Sessiz çığlıkları duvarlar dinler Cesetler sahipsiz yaralı inler Şiirler hep ağıt sözümüz yaşlı
Doğrul ey Dadaşım vatan perişan Uyan ey Türkoğlu atan perişan Kanını toprağa katan perişan Ocağımız sönmüş, közümüz yaşlı
Bahattin diyor ki kanım Türk kanı Aziz bildim, candan aziz vatanı Ceddine bak gardaş, kendini tanı Her Türk ASKER doğar şahin bakışlı Bahattin Kızılkaya
|